Haftalık Köşe Yazısı

  • Kişilik yapısı bakımından her insan süreç olarak benzer ancak renk, derinlik ve davranış olarak birbirinden farklı özelliklere sahiptir. İster ilk insandan bugüne kadar ki insana ilişkin filozofların eğilimlerine bakalım, ister kutsal dinlerin yazılı ve sözlü öğütlerine ya da bunlara göre daha yeni ve pozitif bir bilim dalı olarak gelişen psikolojinin temel teorilerine bakalım hemen hepsinin izah şekilleri farklı olsa da ferdin kişilik dinamikleri bakımından üzerinde uzlaştıkları bir nokta var:
  • Uzun ömürlü olmak şirketlerin özellikle de aile şirketlerinin en önemli hedeflerinden birisidir. Bu hedefi destekleyen ve belki de hedefin ayrılmaz bir parçası ise hiç kuşkusuz sağlıklı bir uzun ömürdür. Kurucularının aile üyelerinden oluştuğu, işin sahiplerinin genellikle işin çekirdeğinden geldiği, rekabet şartlarının daha fazla zorlandığı, hızlı ve gözü kararların verilebildiği, ilk kurucuların genellikle yeterince eğitim almadıkları, hızlı bir gelişme ile kısa zamanda gelişip büyüyebilmeleri aile şirketleri için ilk etapta sayılabilecek özelliklerdir. Yapılan bütün araştırmalar aile şirketlerinin sayılan bu temel özellikleri ile çok önemli avantajlara sahip olduğunu ama aynı zamanda kimi dezavantajları da bulunduğunu ortaya koymuştur. Önemli olan dezavantajları en az etkili hale getirmektir. Aile şirketlerinin en önemli sıkıntılarının başında belki de diğer bütün sıkıntılara da kaynaklık eden başlıca nokta kurumsallaşma sorunudur.
  • Gündelik hayatımızdaki insan ilişkilerine dikkatli gözle bakıldığında birçok insanın kendi “ben”i üzerine (ego) yoğunlaştığı görülecektir. Kendi “ben”i üzerine yoğunlaşmak, kişinin kendisi ile fazlaca ilgilenmesi, kendisine fazlaca değer vermesi, bununla yetinmeyip kendisini daha üstün, daha gelişmiş, daha girişken görmesi eğilimidir. Diğer bir ifade ile kendi “ben”i üzerine yoğunlaşan birey, kendisini her ilişkinin, olayın, etkinliğin merkezi olarak görür. Ben-merkezci (Egosantrizm) olarak davranır. İlgisi olmadığı halde kendisinden örnekler vermek, kendisini gündeme getirmek, ürünlerini yüceltmek, hatalarını kabul etmemek, mazeretler geliştirmek vb. davranışlar alışkanlık halini alır. Bireyselliğin ön plana çıktığı toplumsal hayata geçiş süreci, saklı olan bu tür eğilimleri açığa çıkarmaktır.
  • Aile şirketlerinde giderek kronik hâl alan sorunlardan biri de devir sıkıntılarıdır. Kurucuların devirde zorlandıkları biliniyor. Ancak bizim gibi hızlı gelişmekte olan ülkelerde aile şirketleri de hızla gelişiyor ve büyüyor. Burada sorun özellikle kurucu kişilerin büyük zorluklarla bir yerlere getirdikleri işlerini, kurumlarını kendi elleriyle çocuklarına veya yeni kuşak temsilcilerine aktarmada, devretmekte tereddüt yaşamalarıdır. Esasen devir sürecinin sıkıntılı olduğu ve gerek devredenler gerekse devir alanlar bakımından kimi sorumluluklar gerektirdiği bilinmektedir. Ancak şirketlerin işlerinin maddi açıdan çok iyi veya çok kötü gitmesi, sorumluluğu verip yetkide direnmesi, uygun kişiliklerin olmadığı düşüncesi, işlerin kötüye gideceği endişesi ve benzeri nedenler devri geciktirebiliyor.
  • Gönül kavramı ağırlıklı olarak tasavvufta kullanılır. Tasavvuf terminolojisinde her insanda bir gönül vardır. Bu gönül az gelişmiş ya da çok gelişmiş olabilir. İnsan; beden (fiziki yapı), akıl (zihinsel yapı) ve gönül (duygusal yapı) üçlüsü ile hayatını sürdürdüğüne göre gönül neden hepsinden önemli olarak ortaya çıkar? Çünkü insanlardaki gönül, “Nazargah-ı İlahi”, “Çalab’ın Tahtı”, “Yaratıcının Aynası” olarak bilinir tasavvufta. Yani insanın gönlü, bizatihi Yaratıcının bulunduğu yerdir. Dolayısıyla Yaratıcı bir anlamda kendisini her insanın gönlünde var etmek suretiyle insanı var etmiştir. Bunun içindir ki arkasından incecik bir sırdan oluşan bir aynaya benzetilir gönül. Bu aynaya bakarak kendimize ulaşmamız, kendimizi yakalamamız, kendimizle buluşmamız ve asıl amaç olan aynanın ayna olmasını sağlayan sır perdesini aralayıp yüce Yaratıcıya ulaşmamız, Onunla bir bütün olmamız, Onun varlığında erimemiz, yok olmamız arzu edilir. Bu aynanın netliği, perdeliği ve bizi tüm olarak yansıtabilmesi için onu nefsimizle buğulandırmamamız, görüntü netliğimizi bozmamamız gerekir. Bireysel nefesimiz, nefsimiz aradan çekildiği oranda gönül aynamızda netliği ve dolayısıyla kendimizi yakalarız.