Haftalık Köşe Yazısı

Olgunlaşmamış Kişilikler

İnsan hayatını kolaylaştıran yeni teknolojilerle şekillenen dijital toplum, keşfettiği “insan”ı bu kez bireysellik ve yalnızlıkla tehdit ediyor. Medeniyet ilerledikçe hoşgörü ve iletişimin güçleneceği düşünülürken, insanın kendisiyle kurduğu iletişim giderek zayıflıyor.

Kişilik; insanın bedensel, duygusal, sosyal ve zihinsel özellikleriyle başkalarında oluşturduğu izlenimlerin bütünüdür. Bir yanında beslenme, korunma ve cinsellik gibi içgüdülerden oluşan alt benlik; diğer yanında sevgi, saygı, hoşgörü ve ahlak gibi toplumsal değerleri temsil eden üst benlik bulunur. Kişiliği oluşturan temel unsur ise bu iki yön arasında denge kurmaya çalışan “ben”dir.

Olgunlaşmış kişilikte kişi, bireysel dürtüleri ile toplumun beklentilerini dengeler. Olgunlaşmamış kişilikte ise bu denge kurulamaz; benlik çoğu zaman içgüdülerin etkisine girer. Bunun sonucu olarak çıkarcılık, dedikodu, şiddet ve saldırganlık gibi davranışlar ortaya çıkabilir.

Bu durumun temelinde, kişinin kendisini olduğu gibi algılayamaması veya algıladığı benlikle barışık olamaması vardır. Kişinin kendi hakkındaki düşünce ve duyguları benlik imajını oluşturur. Gerçek benlik ile benlik imajı arasındaki fark büyüdükçe, sağlıksız davranışların ortaya çıkma ihtimali artar.

Olgunlaşmamış kişiliklerin en belirgin özelliği, benlik imajının ya aşırı büyütülmesi ya da aşırı küçültülmesidir. Kendini olduğundan üstün gören kişi baskıcı, beğenilme ihtiyacı yüksek ve sürekli önde olmak isteyen bir yapıya dönüşebilir. Kendini değersiz gören kişi ise suçluluk, yetersizlik ve kendine zarar verme eğilimleri geliştirebilir.

Her iki durumda da kişi, gerçek benliğiyle uyum kurmak yerine idealize ettiği bir kimlikle yaşamaya çalışır. Bu nedenle olduğundan daha zengin, daha akıllı, daha başarılı görünme çabası doğar. Mütevazılık gelişmez; çünkü kişi kendisini olduğu haliyle kabul etmemiştir.

Gerçek benlik ile hayal edilen benlik arasında sıkışan insan, çevresinden sürekli onay bekler. Bu onayı göremediğinde öfke, nefret, fanatizm ve saldırganlık ortaya çıkabilir. Fanatik grupların etkisine kolay kapılan kişilerde eleştirel düşünce yeterince gelişmediği için, değerli ve güçlü olduklarını kanıtlamak adına kendilerine bile zarar verebilirler.

Küresel sorunların çözümünde diyalog ne kadar önemliyse, kişisel sorunların çözümünde de içsel diyalog o kadar önemlidir. Kendini tanımak, olduğu gibi kabul etmek, olduğu gibi görünmek ve göründüğü gibi olmaktan rahatsız olmamak olgun kişiliğin temelidir. Kendisiyle barışık olmayan insan, başkalarıyla sağlıklı iletişim kuramaz.

Olgun insan; çevresine değer üreten, hırsını aklının önüne geçirmeyen, sağduyusunu kaybetmeyen ve toplumsal değerleri içgüdülerine feda etmeyen insandır. Doğu ve Batı düşüncesinin ortak idealinin de bu olduğu söylenebilir.

Bugün hoşgörünün azalması, aile içi iletişimin teknolojinin gölgesinde zayıflaması ve insani değerlerin aşınması, insanı doğal ve sosyal ortamından uzaklaştırıyor. Sosyal yönü zayıflayan insanın bireysel yönü güçlenirken, toplumu temsil eden tarafı geri çekiliyor; içgüdüleri temsil eden tarafı ise daha baskın hale geliyor.

Bu nedenle çocukluk yıllarında ailelerin, öğretmenlerin ve toplumun hangi değerleri verdiği, hangilerini veremediği üzerinde yeniden düşünmek zorundayız. Çevremizdeki ayrılıkları, şiddeti, intiharları ve insani değersizliği anlamak için insanın iç dünyasına bakmayı öğrenmeliyiz. Akıl ile ruhu, somut ile soyutu uzlaştıramadığımız sürece, yalnızca bedenine hizmet eden olgunlaşmamış kişilikler olmaktan öteye geçemeyiz.